Neden Ayasofya Barış Müzesi?

Son yıllarda Ayasofya Müzesi’nin tekrar camiye çevrilmesine yönelik talep ve eylemler arttı. Bununla birlikte yapı uzun tarihi boyunca sırasıyla kilise, cami ve müze olarak üç ayrı işlev kazandığından camiye çevrilmesi görüşünün karşısına kiliseye çevrilmesi ve sadece müze olarak kalması talepleri çıkmaktadır.  Ayasofya’nın bu üç işlevinden diğer ikisinin ortadan kaldırılarak sadece birine tahsis edilmesi  hem yapının ve taşıdığı anlamın zarar görmesine hem de diğerlerine karşı eşitsizlik ve haksızlık sonuçlarını doğurmaktadır. 

Bu üç talep incelendiğinde temellerinde siyasi hareketlerin bulunduğu ve yapının sahip olduğu kültürel, konumsal ve mimari anlamda üstün niteliklerinden dolayı Ayasofya’yı siyasetlerinin bir aracı olarak kullandıkları görülmektedir. Ayasofya’yı sadece kendi görüşleri doğrultusunda dönüştürmek isteyen bu siyasetlerin ortak özelliği tek tipçi olmaları yani bütün toplumu kendi siyasi fikirlerine göre dizayn etmek istemeleridir. Bu yüzden toplumdaki farklı fikirlere sahip kesimlere karşı baskı ve adaletsizlik üretmekte, huzursuzluk doğurmaktadırlar.

Çok farklı köken ve düşüncedeki insanların bir arada yaşadığı günümüz toplumlarında en etkili çözüm artık böyle tek tipçi siyasetler yerine çoğulculuk ilkesinin uygulanmasıdır. Ayasofya da çoğulculuk anlayışıyla her üç kesimin kullanımına açılmalı, hem kilise hem cami hem de müze olarak bütün işlevleriyle yaşatılmalıdır.

Böylece bir yandan Ayasofya çekişmelerin aracı olmaktan kurtarılarak en iyi şekilde korunup huzur bulacak ve gelecek nesilllere aktarabilecek, diğer yandan siyaseten Türkiye ve çevresindenki geniş İslam-Hıristiyan coğrafyasındaki toplumlara çok kuvvetli bir barış mesajı verilmiş olacaktır.

Üç Ayasofya

Ayasofya’nın 1500 yıllık uzun tarihini incelediğimizde karşımıza üç büyük devlet, üç lider ve üç kurum çıkar:

Bizans İmparatorluğu, Imparator Justinyen, Hıristiyanlık ve Kilise

Osmanlı İmparatorluğu, Fatih Sultan Mehmet, İslam ve Cami

Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk, Bilim ve Müze

Bizans İmparatoru Justinyen Ayasofya’yı yaptırırken Hıristiyanlığın o dönemdeki en büyük ve etkileyici kilisesi olmasını amaçlamıştı. Fatih Sultan Mehmet'in fetihten sonraki ilk icraatı devletin hukuku olan İslam anlayışıyla Ayasofya’yı camiye çevirmek oldu. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ise bilim ve laikliği en yüce değerler olarak benimsediğinden yapıyı müzeye çevirmek yoluna gitti.

Ayasofya bugün cami niteliğiyle Türk ve Müslümanlar için, Kilise niteliğiyle Türkiye ve dünyadaki Hıristiyanlar için, mimari, kültürel ve tarihi zenginlikleri açısından da tüm insanlık için çok değerli bir yapıdır. UNESCO tarafından dünya mirası listesine eklenmiştir.

Paylaşılamayan Ayasofya

Bu dönem ve niteliklerden herbiri Ayasofya’yı dönüştürürken yeni kısımlar ve anlamlar katarak yapıyı zenginleştirmiş ancak bu dönüşümler bir önceki dönemin işlevini ortadan kaldırdığından taraflar arasında günümüze kadar gelen bir mağduriyet ve husumet duygusu doğurmuştur.  Fetihle birlikte camiye çevrilince kilise işlevi ortadan kalkmış ve Hıristiyanlar mağdur olmuş; müzeye çevrildiğinde ise her iki dinin eserleri sergilenerek aralarında eşitlik sağlanmış ve yapı tüm insanlığa kazandırılmış ancak cami işlevi ortadan kalktığı için orada ibadet etmek isteyen Müslümanlar mağdur olmuştur.

Sözkonusu mücadele günümüzde de hiçbir şekilde ibadete izin verilmeden müze kalmasını savunanlar, müze ve kiliseye ait niteliklerinden arındırılarak camiye çevrilmesi taraftarları ve camiye ait kısımların yıkılarak yapının ilk hali olan kiliseye çevrilmesini savunanlar tarafından sürdürülmektedir.

Son yıllarda camiye çevrilmesi taraftarları bu mağduriyeti çeşitli savlarla gerekçelendirerek eylemlerini artırmıştır. Bu doğrultuda baskı grupları kurmakta, Ayasofya önünde namaz kılma eylemleri düzenlemekte hatta TBMM’de cami olması için yasa teklifleri vermektedirler.

Ancak eğer bu talepleri gerçekleşir ve Ayasofya camiye çevrilirse sadece kendi  mağduriyetleri giderilirken diğer tarafların hakları ihlal edileceğinden husumet, adaletsizlik ve huzursuzluk son bulmayacak, bilakis daha da artacaktır.

Diğer yandan her üç durumda da yapının kendisi zararlı çıkmaktadır. Camiye çevrilirse kilise dönemine ait eserler, mozaikler, resimler vs. ortadan kaldırılacak, kiliseye çevrilmesi durumunda ise camiye ait birçok eser yok edilecektir. Sadece müze olarak kaldığında ise ibadet edilemediği için yapının gerçek anlamı, yani aslen bir ibadethane olması, yitirilmektedir.

Asıl mücadele: Siyaset

Sözkonusu üç görüşe yakından bakıldığında asıl amaçlarının kendi siyasetlerini topluma hakim kılmak olduğu ve Ayasofya’yı bu doğrultusunda bir araç ve simge olarak kullandıkları görülmektedir.

Camiye çevrilmesi taraftarları Siyasi İslam ve Fetihçi İslamcılık olarak adlandırılan siyaseti; müze olarak kalması ve ibadete izin verilmemesi gerektiği görüşündekiler Baskıcı Laiklik veya Kemalist siyasetini; Kiliseye çevrilmesini savunanlar ise özellikle Avrupadaki Türk ve Müslüman düşmanı Irkçılık siyasetini savunmaktadırlar.

Yapının siyasi oluşumlar nezdinde  bu denli önem arz etmesinin sebebi ise konumsal, mimari ve kurumsal olarak üstün niteliklere sahip olmasıdır.

Konumsal olarak tarihi yarımadanın ucundaki en yüksek noktaya inşa edilmiştir. Burası Haliçten, Boğazdan, Marmara Denizi'nden ve Anadolu yakasından bakıldığında görülebilen İstanbul’un en ayrıcalıklı yeridir.

Mimari olarak yarımadanın en eski en ihtişamlı yapısıdır.

Kurumsal açıdan ise birer sosyal kurum olan kilise, cami ve müzenin ilgili siyasetlerin en önemli ilgi alanlarından biri olmasıdır. Bizans İmparatorluğu’nun Hıristiyanlığı kabul etmesiyle dinin ve kilisenin toplumsal hayattaki önemi giderek artmıştır. Osmanlı İmparatorluğun da bir din devleti olması nedeniyle İslam ve camiler toplum hayatının merkezi durumundaydı. Cumhuriyet ise bilimi her şeyin üzerine koyarak müzecilik faaliyetlerine girişmişti. Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü bunun en açık kanıtıdır.

Tek tipçi siyasetler ve huzursuzluk

Bu siyasetlerin ortak özelliği tek tipçi ve dışlayıcı olmaları yani bütün toplumu kendi siyasi fikirlerine göre dizayn etmek istemeleridir. Bu yüzden toplumdaki farklı fikirlere sahip kesimlere karşı baskı ve adaletsizlik üretmekte dolayısıyla sürekli bir huzursuzluk doğurmaktadırlar.

İslamcılar özünde İslami kuralların devlete ve toplum yaşamına egemen olmasını ve bu yaşam tarzının tüm dünya için en doğru ve kabul edilmesi gereken bir sistem olduğunu savunmaktadır. Bu yüzden İslam tarihinde büyük bir zafer olan İstanbul’un fethi ve Ayasofya’nın camiye çevrilmesini yücelterek bunun İslami devletin siyasal bir mirası olduğunu ve korunması gerektiğini öne sürmektedirler. Bu yolla Türk ve İslam uygarlığının batı ve Hıristiyanlğa üstünlüğünü vurgulayarak Hıristiyanların asıl amacının Türk ve Müslümanlığı Avrupa’dan ve İstanbul’dan atmak olduğu korkusunu ileri sürmekte ve  Hıristiyanlar ve Batıya asla ödün verilmemesi gerektiğine dikkat çekmektedirler.Bunların yanısıra İslami kurumların Laik devlet tarafından toplum hayatından dışlandığını ve Ayasofya’nın müzeye çevrilmesinin de bu kapsamda değerlendirerek bu durumun müslümanların duygularını ve ibadet özgürlüğünü incittiğini iddia eder.

Bilimci Laiklik ise günümüzde pozitivizm veya daha dar anlamda bilimcilik olarak adlarılan görüşün Türkiye’deki bir yansıması olup bilimsel bilginin insan ve toplum hayatındaki tüm sorunları çözebilecek yegane yöntem olduğunu öne sürmüş ve  tüm dinlere eşit derecede bir mesafe almıştır. 20.yüzyılla birlikte çeşitli şekillerde ülkelerin siyasi hayatına hakim olmuştur. Türkiye'deki yansımasının Kemalizm olduğu söylenebilir. Bu görüşün bir türevi olan Marksizm ve Komunizm Sovyetler Birliğinde uygulanmış, birlik ülkelerinde dini kurumlar birçok yasaklamaya maruz kalmıştır. Türkiye’de de Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren bilimcilik laiklik’le birlikte dini baskıya dönüşmüş, dindarların yaşam tarzına yönelik birçok haklı veya haksız uygulamalar yapılmıştır.  Ayasofya’nın müzeye çevrilerek kültürel ve bilimsel açıdan sergilenmesi ama ibadetin yasaklanması bu anlayışın bir sonucudur.

Bizansçılar veya Türk ve Müslüman düşmanı Irkçılık ise daha çok Avrupa’daki aşırı sağcı partilerde kendisine alan bulabilmektedir. Bugünkü siyasi söylemlerinin temelini Avrupa’nın aslen Hıristiyanlık ve Roma İmparatorluğu’na dayandığı, Türklerin ve Müslümanların Avrupa’ya ait olmadığı ve dolayısıyla söz haklarının olmadığı oluşturmaktadır.  Bunun sonucu olarak Avrupa’da Müslümanlar üzerinde baskı kurmakta, hatta bazı aşırı gruplar bu durumu saldırılara kadar vardırmaktadır.  Avrupa’nın Rönesans, Reform ve Aydınlanma ile geçirdiği dönüşüm neticesinde kilisenin toplum üzerindeki hakimiyeti büyük ölçüde gerilemiş olsa da Hıristiyanlık hala Avrupa’nın en temel değerlerinden biri olarak görülmekte, İslam ise dışlanmaktadır. AB bayrağındaki on iki havariyi temsil eden 12 yıldız bunun bir göstergesidir. Dolayısıyla bu durum aşırı sağ görüşlü grupların ötekilere ırkçı ve dışlayıcı bir tutum alması sonucunu doğurmaktadır. Özelikle Yunanistan’da bulunun bu tip aşırı gruplar söylemlerinde hala İstanbul’un Türk’lere ait olmadığını, Ayasofya’nın sadece bir kilise olduğu ve fırsat bulunduğunda minarelerinin ve diğer İslami unsurlarının yıkılarak kiliseye çevrilmesi gerektiğini savunmaktadırlar.

Eski durağan çağlarda bu siyasetleri uygulayan homojen toplumların yaşama şansı daha kolay belki de bir gereklilikti ancak 21.yüzyılda artık ulaşım, iletişim ve bilgiye erişim çok kolaylaştığı için insanlar çok farklı yerlerde yaşayabilmekte ve çok çeşitli hayat görüşlerine sahip olabilmektedir. Dolayısıyla böyle bir çağda toplumu homojenleştirmeye çalışmak ancak adaletsizlik, huzursuzluk ve çatışma doğurur. Bugün Türkiye ve çevresindeki çatışma ve savaşların temel sebebinin bu siyasetlerin hala bölgede aktif olmasından kaynaklandığı değerlendirilebilir.

Aşağıda bu siyasetlerin taleplerine temel olarak ileri sürdüğü savları ve karşı savları özetlenmiştir.

A. Müze olarak kalsın, ibadete izin verilmesin görüşü

Sadece müze olarak kalmasını savunanlar özetle Ayasofya’nın siyasi olarak laikliği ve bilimin üstünlüğünü simgelediğini, hukuksal açıdan müzeye çevrilmesinin yasaya dayandığını, dini anlamda her iki dine de eşit mesafede kalındığını ancak ibadet edilmemesi gerektiğini, tarihsel ve kültürel olarak bütün dönemlerin sahiplenildiğini ve ilgili tüm eserlerin sergilenmesi gerektiğini, Ekonomik açıdan da giriş ücreti sayesinde bir gelir elde edildiğini ileri sürmektedirler. Yapının dini ve duygusal açıdan anlamlarını geri plana atmaktadırlar.  Temel savları ve karşı savları özetle aşağıdaki gibidir:

1. “Ayasofya 24.11.1934 tarih ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile müzeye çevrilmiştir”: Bu yapının kullanımını düzenleyen yeni bir kararname çıkarılmasına engel değildir.

2. “İbadet başka bir yerde de yapılabilir”: Ayasofya’da ibadet yapılmak istenmesinin sebebi her yerde yapılabilecek günlük ibadet değil, yapının dini niteliğinin yaşatılmak istenmesidir.

3. “İbadet yapıya zarar verir, ancak böyle korunabilir”: Sınırlı ve sembolik biçimde yapılacak ibadet yapıya zarar vermez zira yapı halihazırda haftada altı gün binlerce ziyaretçi tarafından gezilmektedir.  

4. “Hıristiyanlar için de anlamlı  bir yapıdır, ibadete izin verilmesi bu anlamı ortadan kaldırır”: Hıristiyanlar için önemli ve anlamlı olduğu doğrudur ancak eşitlik sadece her iki tarafa ibadeti yasaklayarak değil, iki tarafa izin vererek de sağlanabilir.

5. “Laiklik ilkesine göre iki dine de eşit muamele yapılmalıdır”:  Her iki dine ibadet izni verilmesi laikliğe aykırı olmayacağı gibi gerçek laikliğin bir gereğidir.

B. Camiye çevrilsin görüşü

Camiye çevrilmesini savunanlar ise siyasal açıdan İslam Devletini ve bunu sağlayan İstanbul’un fethini, hukusal açıdan Fatih Sultan Mehmet’in vasiyetini ve cami olarak yaşaması için kurduğu vakfı, dini açıdan yapının cami niteliğini ve ibadet etme hakkını, duygusal açıdan Osmanlı’nın gaza inancı sonucunda kazanılan fetih zaferiyle Hıristiyanlığı ve batıyı yenmesini, onlara üstün gelmesi yönlerini ön plana çıkararak yapının Hıristiyan geçmişini ve o döneme ait kültürel varlıklarını ortadan kaldırmak istemektedirler. Temel savlarını dört ana başlık halinde inceleyebiliriz:

1. Siyasal İslam çerçevesinde öne sürülen siyasi ve hukuksal savlar

a. “Fatih Sultan Mehmed’in ‘vasiyeti’ Ayasofya’nın cami olmasıdır ve bu amaçla vakıf kurmuştur. Müze olması bu mirasa, tarihe, inanca ve kültüre saygısızlıktır, düşmanlıktır”: Böyle bir vasiyet olabilir ancak vasiyetlerin sonsuza kadar geçerli olması şart değildir. Osmanlı’nın yıkılması ve İstanbul’un işgaliyle bu vasiyetin geçerliliği sona ermiştir. Yeni siyasi yapısıyla Cumhuriyet kurulduktan sonra Ayasofya yasa ile Müze’ye çevrilmiştir. Ayasofya ilk kez kilise olarak yapılmıştı ve Bizans imparatoru Justinyen’in vasiyetinin de yapının kilise olarak kalması şeklinde olduğunu varsaymak yanlış olmaz. Nasıl ki Fatih Ayasofya’yı kiliseye çevirerek Justinyen’in vasiyetini sona erdirdiyse, Atatürk de müzeye çevirerek Fatih’in vasiyetini sona erdirmiştir.

b. “Müzeye çevrilmesi yasal değildir. Atatürk’ün müzeye çevrilme kararnamesindeki imzası sahtedir. Kararname geçersizdir”:  Müzeye çevrilmesi süreci ayrıntılı olarak incelendiğinde Atatürk’ün bizzat süreci baştan sona yönlendirdiği görülecektir. Nitekim Atatürk müze olarak açıldıktan hemen 5 gün sonra Ayasofya’yı ziyaret etmiştir. Bu iddia doğru olsaydı, ziyaret etmek yerine bilakis adına sahte imza atanlar hakkında kovuşturma başlatır ve müzeye çevirme sürecini durdururdu.  

c. “Milletin çoğunluğunun isteği Ayasofya’nın camiye çevrilmesidir”: Milletin çoğunluğunun Müslüman olduğu; bundan hareketle camiyi kiliseye yeğleyeceği doğrudur ancak çoğunluğun Ayasofya’nın camiye çevrilmesini istediğine yönelik bir araştırma veya oylama yoktur. Aslında milletin asıl istediği inançlarını özgürce ve onurlu bir şekilde yaşamaktır, başkalarının inanç ve kurumlarını yok etmek değil.  Ayrıca yukarıda açıklandığı gibi gerçek demokrasi ve toplumsal huzur çoğunluğun isteklerini esas alarak değil tüm tarafların isteklerini makul bir şekilde uzlaştırarak ortak bir karara varmakla yani çoğulculuk anlayışıyla mümkündür.  Diğer yandan Ayasofya sadece Türkiye’de yaşayanların değil tüm insanlığın ortak malı haline gelmiştir. Nasıl ki Suriye’de, Irak’ta veya Afganistan’da köktendinci grupların eski medeniyetlere veya farklı inançlara ait eserleri yok etmesine bütün dünya tepki veriyorsa, Ayasofya’ya yapılacak bir müdahaleye de aynı biçimde tüm insanlık tepki verecektir.

2. Batı ve Hıristiyanlık karşıtlığı, korkusuna dayalı savlar

a. “Hıristiyanların asıl amacı Türk ve müslümanlığı İstanbul’dan atmaktır. Batının nihai amacı burayı kiliseye çevirmektir. Müze bunun için bir adımdır”: Batı’da Türk ve Müslüman düşmanlarının var olduğu doğrudur ancak onlardan çok daha büyük bir kesimin temel değerleri demokrasi, insan hakları ve inanç özgürlüğüdür. Dolayısıyla bu korku yersizdir. Doğru bile olsa, yani bütün Avrupa ve Amerika Türkleri İstanbul’dan atıp yapıyı kiliseye çevirmek istese bile, önce bunun için topyekün savaşmaları gerekecektir.  Bu da ancak Türk ve Müslümanlar’ın İstanbul’dan tamamen atılması ve Avrupa’nın bütün demokratik değerlerini bir kenara bırakıp köktendinci bir siyaseti benimsemesiyle mümkündür ki böyle bir senaryonun gerçekleşme olasılığı neredeyse imkansızdır. 

b.  “Müze olması Batı karşısında ezikliğimizi simgeler”: Eğer kiliseye çevrilmiş olsaydı bu sav doğru olabilirdi ancak müzeye çevrilmiştir ve bu batı karşısında özgüveni gösterir. Batı’da buna benzere bir adım henüz atılamamıştır.

c. “Türklerin İstanbul’u fethinin yani Avrupa’yı yenmesinin; İslam’ın da Hıristiyanlığa üstün gelmesinin bir simgesidir” : Osmanlı döneminde bu anlama geldiği doğrudur ancak bugünkü küresel dünyada yer almanın yolu yenme ve üstünlük gibi kavramları kullanmak değil, çağdaş değerleri kabul etmekten geçer. Nitekim Avrupa bu doğrultuda eski savaşları ve kinleri geride bırakıp Avrupa Birliği ile bütünleşmiş, Türkiye de birliğe tam üyelik başvurusu yapmıştır.

d. “Ayasofya devletin kuruluş temeli, bağımsızlığının ve Türklere ait olduğunun simgesidir. Türkiye’nin büyük devlet olması Ayasofya’nın camiye çevrilmesine bağlıdır” : Devletin temeli Anayasa, bağımsızlığın simgesi ise ayyıldızlı al bayraktır. Ayasofya’nın böyle bir fonksiyonu yoktur. Büyük devlet olmak ekonomik ve kültürel ve askeri güçle olur, bencil bir biçimde Ayasofya’yı rehin tutmakla değil.

Bu noktada Ayasofya’nın duygusal açıdan taraflarda ne anlama geldiğine de değinmek gerekir: İnsanlığın en nadide zenginliklerinden biri olan Ayasofya’ya her kesimden ve görüşten insan hayranlık duymakta. Bu sevgi ve hayranlığın yanısıra Bizansçılar Ayasofya’yı inşa ettiren kültürü ve devleti sahiplendiklerinden; İslamcılar İstanbul’u fethederek Ayasofya’yı camiye çevirip İslam’a kazandırdıklarından; Katı laikçiler ise yapıyı cesaretle müzeye çevirip tüm insanlığın hizmetine sundukları için gurur duymaktadırlar.    Ancak bu hayranlık ve gururun yanısıra aynı kesimler bazı olumsuz duygulara da kapılmışlardır. Bunlar Bizansçılar için İstanbul ve Ayasofya’nın 1453’te kaybedilmesinden dolayı üzüntü ve kin; İslamcılar için yine aynı nedenle üstünlük ve yenme nin doğurduğu kibir ile yapının tekrar Hıristiyanlar tarafından ele geçirilebileceğinden duyulan korku ve son olarak katı laikçiler için yine yapının tekrar kilise veya camiye çevrilme ihtimalinden duyulan korku olarak sayılabilir.

3.İbadet Özgürlüğüne dair savlar

a. “Müze olması Müslümanları üzmektedir”: Müslümanları üzen müze olması değil, ibadet yapılamamasıdır. Ancak Hıristiyanlar da aynı sebepten dolayı üzülmektedirler. Hatta özellikle Rumlar bu üzüntülerini yüzyıllardır yazdıkları çok sayıda ağıtla dile getirmişlerdir.

b. “Camiye çevrilmesi İnanç özgürlüğünün gereğidir” : İnanç özgürlüğü toplumsal gereklilik durumunda sınırlanabilir. Başkalarını rahatsız etmek pahasına her yerde ibadet edebilme özgürlüğü anlamına gelmez. Örneğin herkesin geçtiği bir yolun ortasında veya bir spor sahasında ibadet edilemez.  Diğer taraftan ibadet özgürlüğü  tüm inançlara yönelik kullanıldığında anlamlı olacaktır. Sadece Müslümanların özgürce ibadet etmesi ancak diğer inançlara mensup kişilerin ibadet edemeyişi inanç özgürlüğü değildir. 

4. İslam Dinine Aykırı olduğuna dair sav:

“Duvarlarda bulunan mozaikler ve Hıristiyanlığa ait diğer öğeler İslam’a aykırıdır”: Bir resmin veya heykelin karşısında namaz kılmak İslam dinine aykırıdır ancak bunlar geçici olarak kapatılabilir. Kilise ve caminin aynı yapıda olmasının ise islam dinine aykırı olduğu fikri yanlıştır çünkü bunun sınırını çizmek mümkün değildir. Örneğin büyük havaalanlarında biri kilise diğeri mescid olmak üzere yanyana iki odanın olduğu birçok örnek vardır. Aynı mantıkla bunun da dine aykırı olması gerekirdi. Aralarında duvar olması bunu çözüyorsa en başta belirtildiği gibi ibadet esnasında ilgili resim vs. gibi diğer dine ait öğelerin üzerinin kapatılması aynı sonucu doğurur.

C. Kiliseye çevrilsin görüşü

Kiliseye çevrilmesini savunanlar, siyasi anlamda Ayasofya’nın ve İstanbul’ın Bizans ve Hıristiyan geçmişini öne çıkarırken hukuksal açıdan Türk ve Müslümanların sonradan gelerek buraları zorla aldıklarını, asıl sahiplerinin Hıristiyan Yunanlılar olduğunu, dini açıdan yapının kilise olarak yapıldığını ve öyle kalmaya devam ettiğini, duygusal açıdan kaybetme psikolojisinin doğurduğu kin, nefret ve birgün tekrar kilise olacağı umudunu ifade etmektedir.  Tarihsel ve kültürel açıdan Bizans ve Hıristiyanlıkla ilgili niteliklerini öne çıkarmakta ancak yapının 1453’ten sonra kazandığını islami niteliklerin ve 1923’ten sonra kazandığı müze niteliklerini kabul etmemektedirler. Temel savları aşağıdaki gibi özetlenebilir:

  1. “Ayasofya kilise amacıyla inşa edilmiştir dolayısıyla öyle kalmalıdır” : Bir binayı inşa etmek veya ilk sahibi olmak ona ilelebet sahip olunacağı anlamına gelmez. Ortaçağda savaş yoluyla toprakların el değiştirmesi hukuksaldı. Ancak savaşarak veya kılıç hakkı sonucunda ele geçirmek de ilelebet sahip olunacağı demek değildir. Keza aynı mantıkla bir başka savaşta tekrar el değiştirebilir. Nitekim yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti bir yasayla yapıyı müzeye çevirmiştir ve bu da hukuksal olarak geçerlidir. İspanya’da ve Balkanlar’da bulunan çok sayıda camiden kiliseye çevrilmiş yapılar da bu duruma diğer bir kanıttır.
  2. “Ayasofya Ortodoks Hiristiyanlığının en önemli mabedidir”: İslam açısından da önemlidir. Dolayısıyla her iki tarafın da talepleri dikkate alınmalıdır.
  3. “Ayasofya ve İstanbul Yunanlılara aittir, Türkler zorla almıştır”:  Tarihte topraklar savaşlar sonucunda defalarca el değiştirmiştir. Eğer bir toprağa ilk sahip olanın ilelebet sahip olacağı anlamı çıksaydı, Yunanlılar da buralara sonradan geldiklerinden asıl sahipleri daha önce yerleşenler olmalıydı. Bir toprağa kimin sahip olduğu uluslararası anlaşmalarla sabittir. Lozan anlaşmasıyla İstanbul’un sahibinin Türkiye Cumhuriyeti olduğu tüm taraflarca kabul edilmiştir. Diğer taraftan Yunanistan, Yunan yarımadasında kurulan bir devlettir. İstanbul’da yaşamış ve bugün de yaşayan Yunanca konuşan azılnlık ise Rum olarak adlandırılmakta olup Yunanistan’la ilişkileri aynı dile ve dine sahip olmaktan ibarettir.

Çoğulculuk seçeneği

Türkiye ve İslam-Hıristiyan coğrafyasında süren bu olumsuzlukları aşmanın tek yolu çağa uygun olarak çoğulculuk siyasetinin toplumda hakim kılınması ve dilleri, dinleri, ırkları, siyasi görüşleri vs. ne olursa olsun tüm birey ve kurumların eşitliğini sağlamaktır.

Çoğulculuk, insanlar ve gruplar arasında farklı fikirlerin, ideolojilerin, dini inanışlarin vs. var olduğunu, hepsinin eşit derecede meşru oldugunu ve yine bu farklı fikirlere sahip bireylerin örgütlenerek fikirlerini eşit ve özgür bir biçimde siyasal alana taşıyabilmeleri özgürlüğünü savunur. Çagdaş demokrasi içerisinde siyasi çoğunluğun mutlak hakimiyetini reddederken, azınlıktakilerin siyasal ve kültürel haklarının korunması gerektiğini öne sürer.

Ayasofya’ya da çoğulculuk çözümünün uygulanması

Çoğulculuk çerçevesinde Ayasofya da her üç kesimin kullanımına açılmalı, hem kilise hem cami hem de müze olarak bütün nitelikleriyle yaşatılmalıdır. Bencil ve dışlayıcı bir şekilde bu çözümü ilk başta kabul etmek istemeyenlerin olması doğaldır. Ancak bir kez hayata geçirilebilirse bu tutumların değişeceği muhakkakdır.

Bundan sonra Ayasofya hem itinayla korunmalı hem de tüm nitelikleriyle yaşatılıp zenginleştirilmelidir.  Onun için sözkonusu kullanımlar sınırlı ve sembolik olmalıdır. Yapının müze niteliği devam ederken her iki dinin önemli günlerinde sadece sembolik ibadet yapılmalıdır. Örneğin Müslümanların Ramazan ve Kurban bayramlarında bayram namazı kılması, Hıristiyanların da Noel ve Paskalya günlerinde ayin yapması sağlanabilir. Diğer günlerde müze olarak hizmet vermeye devam etmelidir.

Barış

Bu karar alınabilirse bir yandan Ayasofya çekişmelerin aracı olmaktan kurtarılarak en iyi şekilde korunup gelecek nesilllere aktarabilecek, diğer yandan Türkiye ve çevresindenki geniş İslam-Hıristiyan coğrafyasındaki toplumlara çok kuvvetli bir huzur ve barış mesajı verilmiş olacaktır.

Bütün insanların eşitliğini kabul ediyorsak ve toplumsal adalet ve huzurun ancak böyle sağlanabileceğini düşünüyorsak her türlü fikir ve dinin eşitliğini de kabul etmeliyiz. Bunu kavrayabilirsek, Ayasofya gibi bütün insanlık için son derece değerli ve önemli bir yapının da ortak kullanılması gerektiğini kabul edebiliriz. Bu başarıldığı takdirde en başta Türkiye, halkıyla, geçmişiyle ve komşularıyla barışarak daha olgun ve ileri bir devlet haline gelecektir. Böylece Ayasofya artık toplumsal ve uluslararası barışı simgeleyecek ve belki de artık Ayasofya Barış Müzesi adıyla anılacaktır.