Ayasofya Tarihi

Ayasofya’nın tarihi büyük ölçüde İstanbul’un da tarihidir. Şehirde yapılan son arkeolojik kazılarda 8000 yıl öncesine ait yerleşim kalıntıları bulunmuştur. Yarımada’da tarihte bilinen ilk şehir ise M.Ö. 667 yılında Antik Yunanlı bir kavim olan Megaralılar tarafından kralları Byzas’a atfen Byzantion (Bizans) adıyla kuruldu. Bu dönemde varlığını bir ticaret kolonisi olarak sürdürdü. M.S. 196 yılında Roma egemenliğine geçerek imparatorluğa ait bir vilayet haline geldi. İlk zamanlarda önemi azalan şehrin kaderi Roma İmparatoru I. Konstantin’in imparatorluğun başkentini buraya taşımaya karar vermesiyle yön değiştirdi. 324-330 yılları arasında bu amaçla neredeyse yeni baştan kurulan şehre bir saray, senato binası, hipodrom, tapınak ve kiliseler inşa edilerek 11 Mayıs 330 tarihinde törenlerle açıldı. Önceleri Nova Roma olarak adlandırılan kentin adı zamanla Konstantinopolis olarak anılmaya başlandı.

Hıristiyanlık

Roma’nın dini çok tanrılı ve putperest olmasına rağmen imparatorluk topraklarında çok sayıda Hıristiyan gayrimeşru biçimde yaşıyordu. I. Konstantin 313 yılında Hıristiyanlığı meşru ilan ederek kendisi de zamanla bu dini benimsedi. 325’te toplanan İznik Konsili’nde Hıristiyanlığı pagan-politeist geleneklerle harmanlayarak bir devlet ideolojisi haline getirdi. Aya İrini’den başlayarak birçok kilise yaptırdı. Hıristiyanlık tarihinde bir dönüm noktası olan bu gelişmeler sonucunda imparator Kilisenin koruyucusu; Konstantinopolis de Hıristiyanlığın en önemli kenti haline geldi. Rejim senatoyla gücün paylaşıldığı bir durumdan imparatora tapınılan bir mutlakiyete evrildi.

Ayasofya ve Bizans dönemi

Bugünkü Ayasofya aynı yere yapılmış olan üçüncü yapıdır. İlk yapı I.Konstantin’in oğlu İmparator Konstantios tarafından 360 yılında bazilikal planlı ve ahşap çatılı olarak yaptırılmış ve Megale Ekklesia (Büyük Kilise) adını almıştır. 404 yılında çıkan halk ayaklanması sonucunda yıkılan kilise İmparator II. Theodosius tarafından ikinci defa yine aynı planla yaptırılarak 415 tarihinde ibadete açılmıştır. Kilise 430 yılından itibaren Ortodoksluk’ta Tanrının üç niteliğinden biri sayılan Kutsal Bilgelik anlamındaki Ayasofya adı ile anılır olmuştur.

532'de Nika isyanı sırasında Ayasofya yıkılınca İmparator Jüstinyen öncekinden tümüyle farklı, daha büyük ve kendisinden önce gelen imparatorların yaptırdıkları kiliselerden çok daha görkemli, imparatorluğun gücünün simgesi olacak bir kilise inşa ettirmeye karar verdi. Jüstinyen bu işi yapacak mimarlar olarak Milet'li İsidoros ile Tralles'li Anthemius’u görevlendirdi.

İnşaatta kullanılacak malzemeleri üretmek yerine imparatorluk topraklarında yer alan yapı ve tapınaklardaki yontulmuş hazır malzemelerden yararlanmak yoluna gidildi. Böylece binanın yapımında Efes’teki Artemis Tapınağı’ndan, Mısır’daki Güneş Tapınağı’ndan, Lübnan’daki Baalbek Tapınağı’ndan ve daha birçok tapınaktan getirtilen sütunlar ve mermer tabakalar kullanıldı.

Yaklaşık 6 yıl süren inşaat 27 Aralık 537'de tamamlandı. Kilisenin açılışını imparator Jüstinyen ve Patrik Eutychius birlikte büyük bir törenle yaptılar. Özellikle kubbesinin genişliğiyle dikkat çeken Ayasofya o kadar muazzam bir yapı olmuştu ki o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman'ın Tapınağı’ndan daha büyük olduğu düşünüldüğünden İmparator halka yaptığı açılış konuşmasında “Ey Süleyman! Seni yendim” demiştir.

Yapımın üzerinden 30 yıl geçmeden henüz Justinyen hayattayken Ayasofya’nın dev kubbesi çökmüş ve İsidoros’un yeğeni tarafından tekrar inşa edilmiştir. Bu kez kubbe yedi metre kadar yükseltilmiş ve yapı payandalarla desteklenmiştir. Ne var ki bir öncekinden daha dik ve yarım küre biçiminde yapılan bu ikinci kubbe de 989 yılında meydana gelen depremde yıkılmış ve Tridat adı verilen bir Ermeni mimar tarafından tekrar yapılmıştır.

VIII. yüzyılda İslam’dan etkilenerek ortaya çıkan ve 843 yılına kadar devam eden İkonakırıcılık adlı dini akım’dan Ayasofya da nasibini almış ve daha önce var olan insan figürlü mozaikler yok edilmiştir. Daha sonra tasvirler tekrar yapılmıştır. Bugün hala görülebilen Apsis’in altındaki Meryem Ana ve Çocuk İsa moziği bu dönemden sonra yapılmıştır.

Ayasofya Bizans İmparatorluğu boyunca dini anlamda ülkenin en büyük kilisesi olmanın yanısıra hükümdarların taç giydiği, zafer kutlamalarının yapıldığı bir mekan olarak imparatorun kudretinin gösterildiği bir yer işlevi de görmüştür.

Ana giriş kapısı üzerinde görülen İmparator Justinyen’in Hz. İsa önünde secde eder vaziyetteki tasviri Ayasofya’nın Bizans için ifade ettiği anlamı resmetmektedir: Dinle birleşmiş devlete secde eden imparatora halkın da secde etmesi bekleniyordu.

Tarihi boyunca birçok kez yangın ve deprem gibi nedenlerle hasar gören ve restore edilen yapı en büyük hasarı ise 1204-1206 yılları arasında yaşanan Latin istilası sırasında yağmalandığında almıştır. Bu dönemde Ayasofya Katolik kilisesine ait bir katedrale dönüştürülmüştür. Bu olaylardan sonra Batı ve Doğu kiliseleri birbirinden nefret eder hale gelmiştir. 1261’de tekrar Bizans’ın kontrolüne geçtiğinde harap, virane ve yıkılmaya yüz tutmuş bir durumdaydı.

İstanbul’un Fethi ve Camiye çevrilmesi

Hz. Muhammed’den rivayet edilen “İstanbul elbette fetholunacaktır, onu fetheden emir ne güzel emir, onu fetheden asker ne güzel askerdir” hadis-i şerifi ve İstanbul’un jeostratejik öneminden dolayı İslam’ın ilk zamanlarından itibaren şehrin fethedilmesi için girişimlerde bulunulmuş ancak başarı sağlanamamıştı.

Bu onur Fatih Sultan Mehmet nasip olmuş ve 27 Mayıs 1453’te İstanbul’u fethettiğinde doğrudan Ayasofya’ya gelmiştir. Ayasofya’yı görünce önce hayranlığını ifade etmiş, ardından Farsça bir beyit okuyarak, kilisenin harap halinden duyduğu hayreti şöyle dile getirmişti: “Örümcek Kisra’nın tâkında perdedarlık ediyor/Baykuş Efrasiyâb’ın kalesinde nevbet vuruyor...”

Fatih siyasi ve askeri dehasının yanısıra bilim ve sanat alanlarında da üstün meziyetlere sahipti. Türkçe, Farsça ve Arapça’nın dışında İtalyanca, Rumca hatta Sırpça dahil olmak üzere altı dil bildiği söylenir. Kütüphanesinde 800 cilt kitap vardı. Kendisi de bir şair sanatçı olarak sanata olan saygı ve sevgisini ve doğu ve batı medeniyetlerini içselleştirmesini İtalyan ressam Bellini’ye meşhur portresini yaptırmasından anlıyoruz.

Lord Kinross adlı tarihçi Fatih’in Ayasofya’ya geldiğinde hemen kapının önünde mermerlere zarar veren bir yeniçeriyi kılıcıyla öldürdüğünü belirtir. Daha sonra askerlerine dönerek, ‘esirler ve hazineler askerlerin, yapılar benim’ demiştir.

1 Haziran günü Ayasofya camiye çevrilmiş, Fatih hocası Akşemseddin’in imamlığında ilk namazını kıldıktan ve adına ilk hutbeyi okuttuktan sonra şehrin Osmanlı dönemi başlamıştı.

Latin istilasından ve Roma Katolik kilisesiyle yaşanan uyumsuzluklar nedeniyle İstanbul halkı ‘Bizans’ta Katolik külahı görmektense, Türk sarığını tercih ederiz” demişlerdi. Fetihten üç gün sonra Fatih şehir halkına evlerine dönme garantisi verirken Patrikliğe de tebaası üzerindeki yetkilerini sürdürme hakkını verdi. 6 Ocak 1454’te Fener Rum Ortodoks Patrikhanesini yeniden açtırdı. II. Gennadios’u Osmanlı devleti sınırları içerisindeki tüm Ortodokslardan sorumlu patrik tayin ederek kendisine vezirlerle eşdeğer bir statü tanıdı. Ermeni nufusun İstanbul’a göç etmesini teşvik etti ve Ermeni Patrikliğini İstanbul’a getirdi. Galata’da yerleşik Cenevizliler’e de Bizans döneminde sahip oldukları hakların aynen devam edeceği teminatını vermiştir.

Fatih’in amacı Bizans’ı yıkmak değil, onun yerine geçmekti. Birçok tarihçi Osmanlı’yı 3. Roma İmparatorluğu olarak sayar. Sultan bunu kanıtlarcasını Kaiser-i Rum (Roma Sezar’ı) ünvanını kullanmıştır. Osmanlı ile Bizans yıkılmamış, daha da gelişmiştir. Bizans Hıristiyanlaşmış Roma İmparatorluğu ise, Osmanlı da Müslümanlaşmış Roma İmparatorluğudur.

Daha önce Hıristiyanlığın dünyada sembolü olan yapı, fetihten sonra Osmanlı imparatorluğunun merkezi ve İslam’ın dünya’ya egemenliğinin ve meşruiyetinin ifadesi olmuştur. Bütün önemli kutlamalar Ayasofya’da yapılmaya başlanmıştır.

Osmanlı Dönemi

Fatih Caminin masrafları için bir vakıf kurarak 1350 dükkan, 51 hamam, 987 ev, 32 bozahane ve 22 aşhane’nin gelirlerini vakfa tahsis etti. Genç Fatih dize getirdiği Roma’yı yok etmek yerine Müslümanlaştırarak ayağa kaldırıyordu. Latin dönemi Ayasofya için yıkıcı olurken, bir Müslüman vandallığı yaşanmamış, tam tersine Roma eserinin yapısal bütünlüğüne dokunulmayarak (zamanın gravürlerinde gördüğümüz gibi) melekler ve bazı kapılardaki haçlar her zaman görünür kaldı. Fatih zamanında sadece insan figürlerinin üzerleri kapatılmıştır. Mozaiklerin badanayla kapatılması daha sonraki bir dönemde olmuştur.

Fethin hemen ardından mihrap ve minber eklenen yapının cami olabilmesi için bir de minare gerekiyordu. Fatih ilk olarak batıdaki yarım kubbenin güney köşesine ahşap bir minare yaptırmış daha sonra onun yerine bugünkü kırmızı tuğladan yapılma minareyi ekletti. Ayrıca kuzey tarafına bir medrese yaptırdı.

Sultan II. Beyazıd döneminde yapıya ikinci bir minare tuğladan yaptırıldı ve medresenin üstüne bir kat daha çıkıldı.

Ayasofya’ya en ciddi müdahaleler II. Selim döneminde yapıldı. Mimar Sinan’ın önderliğinde büyük bir onarım faaliyetine girişildi. Sinan yapıyı sağlamlaştırmak için dış kısımlara payandalar eklemiş, kubbeyi taşıyan payeler ile yan duvarlar arasındaki boşlukları kemerler ile beslemiştir. Duvarları çini ile kaplı hünkar mahfili, vaaz kürsüsü, minber ve müezzin mahfili yapıldı. Sinan son iki minareyi III. Murad döneminde (hd 1574-1595) ekledi.

Daha sonra Güneydoğu bölümüne birçok türbe yapıldı. I. Mahmud döneminde (hd 1730-1754) bir çok ek bina yapılırken içerdeki mozaikler sıvayla kapatıldı.

Abdülmecid döneminde (hd 1839-1861) İtalyan mimar Giuseppe T. Fossati ve kardeşlerinin çabalarıyla bazı ek binalarla birlikte bir muvakkithane (zaman evi) yapılmış, ayrıca eski medrese 19. yy. tarzında yenilenmişti. 13 Temmuz 1849’teki açılışın şerefine altın, gümüş ve bronz madalyalar bastırıldı. Halen büyüklükleri ile görenleri hayrete düşüren ve Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin eseri olan Allah, Muhammed, Dört Halife ile Hasan ve Hüseyin’in adları yazılı, 7,5 metre çapındaki dev levhalar da bu dönemde konuldu.

İstanbul’u yerle bir eden 10 Temmuz 1894 depreminden sonra Ayasofya uzun süre ibadete kapalı kaldı. Mütareke yıllarında Teşkilat-ı Mahsusa’nın devamı olan Mim-Mim Grubu’nun ‘Eyüb’ kanadı eğer cami kiliseye çevrilirse, binayı bombalayarak yıkma kararı almıştı ama bu planın yürürlüğe girmesine gerek olmadı.

Müzeye çevrilmesi, Atatürk ve Cumhuriyet Dönemi

Kurtuluştan ve Cumhuriyet’in kurulmasından sonra Mustafa Kemal Atatürk “üzerinde yaşanılan toprakların sahiplenilmesi” olarak özetleyebileceğimiz bir kültürel siyaset benimsedi. Bu amaçla tarihi ve arkeolojik araştırmalara girişti. Nitekim Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi henüz Kurtuluş Savaşı devam ederken açılmıştı. Milli devrimini gerçekleştiren Türk halkı artık üzerinde yaşadığı topraklara daha sağlam basacaktı. Hem Türkistan-İran-Anadolu çizgisinde ilerleyip bu topraklara gelmiş Oğuzların kültürel mirası, hem de Hatti’lerden başlayarak Hitit, Frig, Urartu, Lidya, Roma, Bizans külltürel katmanlarının mirası bizimdi. O halde Türk de 1071’de Alparslan’ın seferiyle tesadüfen bu topraklara gelen kavim değl, bütün bu birikimin sonucu olan savaş ve devrimle milletleşmiş 8000 yıllık halkın adıydı. Şu sözleri bu siyaseti açıklar niteliktedir:

“Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şumullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”

"Anadolu tarihi bizim tarihimizdir, Anadolu uygarlığı bizim uygarlığımızdır."

Atatürk Türk milletini en uygar milletlerin düzeyine çıkarmak için önce tarihini bilmesi ve bunun içinde onu ilk kaynaklardan kendisinin araştırarak öğrenmesi gerektiğine inanıyordu. Bu amaçla 15 Nisan 1931'de "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" kuruldu. Kurum'un kendi parası ve elemanlarıyla yaptığı ilk kazı 22 Ağustos 1935'te başlattığı "Alacahöyük Kazısı"dır.

Atatürk’ün Ayasofya’yı müzeye çevirme kararının altında yatan düşünce de bu bağlamda tarihinin araştırılarak ortaya çıkarılması ve bunun herkes tarafından görülebilecek şekilde sergilenmesidir.

Cumhuriyet’le birlikte restorasyona alınan Ayasofya’da ilk kez 1926’da kapsamlı bir onarım yapılarak özellikle kubbe elden geçirildi.

Aralık 1931 yılında ABD’deki Bizans Enstitüsü’nün kurucu ve yöneticisi Thomas Whittemore adlı arkeolog Atatürk’ten Ayasofya’daki mozaikleri ortaya çıkararak onarmak ve incelemek için izin aldı. İlk başta planlanan bir-iki yıl sürecek çalışmalarla dünya mirasına kazandırılacak mozaiklerin ve zemindeki omphalion’un tekrar kapatılmasıydı. Whittemore bu iş için maddi desteği ABD ve Avrupa’da bilimsel çevrelerden ve sanatseverlerden aldı. Ekibiyle birlikte ilk olarak ana mekâna açılan ‘İmparator Kapısı’ üzerindeki İsa ile ona secde eden imparator mozayiğini gün ışığına çıkardı. Ortaya çıkarılan eserler o kadar değerli ve göz alıcıydı ki bunları tekrar kapatmak yerine müze işleviyle sürekli sergilenmesi fikri ağır bastı. Müzeye çevrilmesiyle birlikte çalışmalar yaklaşık 20 yıl sürdü ve çok sayıda başka mozaik ve freskler gün yüzüne çıkarıldı.

Diğer taraftan Celal Bayar’ın aktardığına göre müzeye çevirme kararının arkasında Atatürk’ün o yıllarda müzakereleri yapılan Balkan Paktı’nın hayata geçirilmesi için ilgili ülkelere bir barış mesajı verme fikri de etkili olmuştur. Ancak paktın müzeye çevrilme kararından aylar önce (9 Şubat 1934) imzalanmış olması bu iddiayı tartışmalı hale getirmektedir.

Sonuç olarak, Bakanlar Kurulu Ayasofya Camii'ni, 24 Kasım 1934 tarihli bir kararla müzeye dönüştürdü ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne devredildi. Gerekli bütçe sağlandıktan sonra çalışmalar başladı. Dev hat levhalar arkalarındaki alanda yapılacak restorasyon çalışmaları için yere indirildi (Levhalar ancak 14 yıl sonra yerlerine asılabilmiştir.) Ayasofya'daki vakıflara ait eşyalar depolara kaldırıldı, halıların bir bölümü Edirne'deki Selimiye Camii'ne gönderildi. Sadece şamdanlar, minber, mihrab ve mihrabın önünde birkaç halı bırakılmıştı. Nihayet 1 Subat 1935’de halkın ve turistlerin ziyaretine açıldı. Atatürk 6 Şubat 1935’de Ayasofya Müzesi'ne gelerek incelemelerde bulundu.

1000 yıl boyunca Bizans’ın en büyük kilisesi, 500 yıl boyunca Osmanlı’nın en önemli Camisi olan Ayasofya Cumhuriyet’le birlikte müzeye çevrilerek hem dünya kültürel mirasına muazzam katkılar sağlamış hem de dünya’ya farklı medeniyetler ve dinlere barış ve kardeşlik mesajı vermiştir. Bu kazanımlar Cumhuriyet’in laik niteliği ve Atatürk’ün cesareti, kültür birikimi ve öngörü yeteneği sayesinde başarılmıştır. Ancak yapının cami işlevinin sonlandırılarak ibadete kapatılması bugüne kadar gelen huzursuzlukların kaynağı olmuştur.

Müze olduktan sonraki gelişmeler

Ayasofya’nın tekrar cami olması için ilk başvuru, Kartal-Yunus İstasyon makasçısı Halit Deliyumruk tarafından 30 Eylül 1950 tarihli bir mektupla DP'li taze Başbakan Adnan Menderes'e yapıldı. Ardından Türk Milliyetçileri Derneği bu konuyu gündeme getirdi. Ama Menderes bu taleplere kulak asmadı. Ardından 27 Mayıs 1960 darbesi oldu. Konu 6 Mayıs 1964'te Adalet Partisi (AP) İzmir Senatörü Lütfi Bozcalı tarafından Senato'da (o tarihte Meclis iki kamaralı idi) yapılan bir konuşmayla güncellendi. Aynı günlerde Tercüman gazetesi bu konuda bir anket düzenledi. Ankete cevap verenlerden Oktay Aslanapa ve İsmail Hami Danişmend Ayasofya’nın cami olmasını uygun bulurken, Ermeni Patriği Sinork Kalutsyan binanın devletin malı olduğunu müze veya cami olarak istediği gibi kullanabileceğini söylüyordu CHP ise Ayasofya'nın müze olarak kalmasından yanaydı. Ama sonuç olarak konuyu sahiplenmiş görünen AP de kulağının üstüne yattı ve Ayasofya müze olarak kaldı.

1970’li yıllardan itibaren siyasi İslam’ın güçlenmeye başlamasıyla tartışmalar tekrar canlandı. CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, mevcut statüyü savunurken, ortağı MSP Genel Başkanı Necmeddin Erbakan, Ayasofya'nın müze yapılmasının, ne kanunlara ne de vakıf senedine uyduğunu söyledi ama arkasını getirmedi. O tarihten beri konu zaman zaman gündeme getiriliyordu. Ama son yıllarda “Ayasofya'nın müze olmasının İslam dünyasının bağrına saplanmış bir hançer olduğu” şeklinde kışkırtıcı bir kampanya sürüyor.

Günümüzde yapı üzerinde arkeolojik araştırmalar devam etmektedir. En son 2009 yılında ana kubbenin altındaki pandantif üzerindeki melek motiflerinden birinin baş kısmındaki yıldız kaldırılarak yüzü ortaya çıkarıldı.